17 Eylül 2010 Cuma

ARINIŞ / Eylül / İstanbul


Bir gemi geçti aramızdan az önce, martılara simit atarken farkedemedim bana bakan yüzleri, yüzüm göğe dönüktü.

Bakışlar bakışlarımla birleşemedi, havada asılı kaldı; yarım kalan sözler gibi... .Yarım kalan şeylerin boşluğundan akıp gitmiş martılar uzun yıllardan beri. Bizim yaşanmışlığımızın yarım kalanlarıymış arasında uçtukları.

Bir martı geçti yanımdan kocaman çığlığla; "az önce aranızdan bir gemi geçti, benim halim nicedir böyle uçar dururum sizin bıraktıklarınızın arasından, atla haydi denize; yakala gemiyi, araya mesafe koyup boşluklarda özgürlüğü arama" dedi ve hızla uzaklaştı yanımdan.

Dinledim martının dediklerini aceleyle ona attığım lokmayı yutmaya çalışırken.

Atladım denize, su soğuktu ama güneş ısıttı beni zamanla; alıştım. Yüzmekten yorulup kendimi akıntıya bıraktığımda akıp gitti bedenimden bütün herşey. Sana taşındım bütün masumiyetimle, sadece sana;

arına arına suyun şefaflığında.

Çıplaktım ruhum ve bedenimle, saftı duygularım. Karşında ne yapacağını bilemez halde duran bendim. Birbirimize dokunamadığımız her saniye aramızdan geçiyordu yarım kalmışlıklarımız ve kanat sesleri. Adım attık birbirimize, rüzgarla beraber herşey silindi aramızdaki.

İlk hissettiğim nefesindi. Gözlerine baktım sonra. Arada ne kelimeler, ne rüzgar, ne yarım kalanlar ne de zaman vardı.

Birbirmize aittik sadece geride kalan herşey anlamını yitirmişti. Ruhum bedenini yırtarcasına geçmek istiyordu ruhuna; tamamlamak adına kendini sende. Bir bedenimiz varmıydı ya da kollarımız , ayaklarımız farkında değildik.

ve en sonunda biz; birbirimizin ruhunda arındık.

sorular heryerde / Eylül / İstanbul



Sorular sorular sorular

Dünayda katrilyonlarca soru var bir okadar da cevap.

Cevapsız kalan, cevabını tam olarak alamadığımız, sormaya zaman zaman korktuğumuz, bazen de sorulduğu anda cevabını bulan sorular var olmaya devam edecek ; yaşam devam ettiği sürece!

Zihinlerdeki soyut soru kavramının, somut olarak görselleştirilmesinden bu yana soru işareti; kendi başına ayakta durabilecek kadar güçlenmiştir çoğu zaman.

"Soru işaretinin kendisi"nin bulunduğu yer, bazen bizzat sorunun kendisi oluverir.


16 Eylül 2010 Perşembe

Bulutsuzluk / Eylül

Gökyüzünde hiç mavi yok bu akşam,
puslu gri ve bir pembe göğe yapışık olan.
Tıpkı kazınması gereken bir kir tabakası gibi!

Sadece martılar var dışarda;
ağlarlar mı gülerler mi belli değil sesleri
ve bir zeytin ağacı kocaman,
önümdeki binaları görmemi engelleyen.

Sizce yeter mi dalları, dünyanın her bir yerine barış götürmeye?

Martılarla uçup gitse dallardaki barış çiçekleri;
uzak diyarların
mavi, pembe, gri, beyaz, sarımtrak bulutlarına...

Doğar mı güneş yeniden karanlığın üzerine,
tekrar aydınlatır mı insanların gülümsemelerini?

bir gece ansızın / temmuz/ 2009 dayken


Yapılması gerekenler listesi
yapıldıların üstünde olacak
ömür sürdüğü sürece.

Yaşam karışık ve anlamlı,
bazen de anlamsız; yaşanası anlar, çelişkiler ve zorluklarla dolu.
Kimi zorluklar uçarken gökyüzünün köklerine,
kimileride saplı kalır toprağın en sert dişlerinde.

10 Eylül 2010 Cuma

kalabalıktan arınmak / eylül / Kilyos


Fotoğraf çekimi için şehrin yorulmuşluğundan uzak bir yer gerekliydi bana. Havanın kapalı olması beni kilyosa gitmekten alıkoyamadı. Deniz kıyısında yürümeden önce, ılık rüzgarın uzaklardan taşıdığı havayı ciğerlerime doldurdum. Üşümekle üşümemek arasında tereddüt etmesine izin vermediğim omuzlarıma, kareli gömleğimi yerleştirdim. Hava rüzgarlıydı nasıl olsa ve rüzgar güvenilmezdi. Rüzgar yalnızca bacaklarıma dolandı, saçlarımı okşadı . Dalgalar; ruhumu, umutlarımı...

Kilyos sahiline gelip havanın kapalı oluşundan etkilenmeden sıcacık denizin tadını çıkaran ötekiydim ben. Kumları ayaklarımın altından çekti dalgasıyla, içine aldı beni ve o sımsıcaktı. Korktum enginliğinde kaybolmaktan, kendime hakim olamamaktan, uzaklaşmaya çıkmaya çalıştım, çıkamadım. Tuttu beni güçlü kollarıyla, sardı bedenimi göndermedi hiç bir yere.

Uzun bir mücadele sonrası bol tutkulu bedeninden ayırdım kendimi , artık sadece ayaklarımın parmaklarıydı bana dokunabildiği tek yer.

Yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm. Arkama baktığımda, nerden geldiğimi göremez olana kadar yürüdüm.

Kalabalıktan arınmıs olanlar benim gibi uzaktaydılar. Nerden geldiklerini göremiyorlardı onlar da ama huzurluydular oldukları yerden, tıpkı benim gibi. Buradaki insanlar birbiriyle konusmamaya kararlı, kimse kimsenin kendi yalnızlığını bozmak istemiyor besbelli!

Belki de bu nedenle; yeni yetme bıyıkları pek alaycıydı bana tepeden bakan adamın.
Kaç yaşındasın ki sen! yirmi beş ol ya da otuz maksimum!
İri gözleri ve kaygılı kaşları vardı.
Bir süre sonra bana bakmaktan sıkılıp arındığı kalabalığa geri dönemeye karar verdi. Belki de korktu kendi yalnızlığından.

Kalabalığı hiç sevmem zaten ama, bende korktum o adam gibi kendi yalnızlığımdan,
geldiğimi artık göremediğim yere geri döndüm.