5 Ekim 2010 Salı

an / izmit / ekim


Günlerden cumartesi; sabah cok cok erken saatte yollara koyuldum yine ama bu sefer geçmişimeydi yolculuğum; depremden öncesine.
Bir kaç dost ziyareti sonrası, defalarca defalarca kez bisikletimle turladığım her bir sokağı - caddeyi yeniden gezdim.
Uzun zamandır rüyalarımda gezdiğim sokaklardaydım; bir çok farkı vardı hatırladığımdan sevdiğim arkadaşlarım yoktu, kırtasiyecinin bulunduğu bina, lahmacuncu, hediyeci, züccaciye, kuaför hiç biri yoktu ama en kötüsü yerini bişeyde almamıştı 11 sene geçmesine ragmen...
ve geçen o senelerin boşluğu doldurulamamıştı.

Caddelerde koşuşturmuyordu çocuklar, evimizde başkaları;tanımadığım yüzler;
annemin kardeşimle birlikte dışarı çıkmam için zorladığında, gittiğim parka da neler olmuş böyle?
her şey bu kadar mı değişir, ama hiçbirşey bu kadar mı değişmez aynı zamanda.
kendimi tutamadım eskiden salıncak olan ama artık onun yerine konulmuş o çirkin bankın üzerine oturup ağladım, özlediğim herşey için; özleyipte eksikliğini hissettiklerim için.
Özledim...


Uzun zamandır ilk defa bu kadar birşeyi özledim; çocukluğumu.
Çocukluğumdaki bu yeri.

Bomboş sokaklarda bomboş gezip durdum.


Günün sonunda evime döndüğümde hissettiğim tek şey hayal kırıklığı oldu;belkide bulut haklıydı o zman çocuktum;
'an' ların kıymetini bilmek nedir, bilmediğim zamanlardı geçmişim.

dedi ki üzülme önemli olan bu andır, gelecekte olduğun yeri bu kadar özlememek için 'an'ın kıymetini bil!



17 Eylül 2010 Cuma

ARINIŞ / Eylül / İstanbul


Bir gemi geçti aramızdan az önce, martılara simit atarken farkedemedim bana bakan yüzleri, yüzüm göğe dönüktü.

Bakışlar bakışlarımla birleşemedi, havada asılı kaldı; yarım kalan sözler gibi... .Yarım kalan şeylerin boşluğundan akıp gitmiş martılar uzun yıllardan beri. Bizim yaşanmışlığımızın yarım kalanlarıymış arasında uçtukları.

Bir martı geçti yanımdan kocaman çığlığla; "az önce aranızdan bir gemi geçti, benim halim nicedir böyle uçar dururum sizin bıraktıklarınızın arasından, atla haydi denize; yakala gemiyi, araya mesafe koyup boşluklarda özgürlüğü arama" dedi ve hızla uzaklaştı yanımdan.

Dinledim martının dediklerini aceleyle ona attığım lokmayı yutmaya çalışırken.

Atladım denize, su soğuktu ama güneş ısıttı beni zamanla; alıştım. Yüzmekten yorulup kendimi akıntıya bıraktığımda akıp gitti bedenimden bütün herşey. Sana taşındım bütün masumiyetimle, sadece sana;

arına arına suyun şefaflığında.

Çıplaktım ruhum ve bedenimle, saftı duygularım. Karşında ne yapacağını bilemez halde duran bendim. Birbirimize dokunamadığımız her saniye aramızdan geçiyordu yarım kalmışlıklarımız ve kanat sesleri. Adım attık birbirimize, rüzgarla beraber herşey silindi aramızdaki.

İlk hissettiğim nefesindi. Gözlerine baktım sonra. Arada ne kelimeler, ne rüzgar, ne yarım kalanlar ne de zaman vardı.

Birbirmize aittik sadece geride kalan herşey anlamını yitirmişti. Ruhum bedenini yırtarcasına geçmek istiyordu ruhuna; tamamlamak adına kendini sende. Bir bedenimiz varmıydı ya da kollarımız , ayaklarımız farkında değildik.

ve en sonunda biz; birbirimizin ruhunda arındık.

sorular heryerde / Eylül / İstanbul



Sorular sorular sorular

Dünayda katrilyonlarca soru var bir okadar da cevap.

Cevapsız kalan, cevabını tam olarak alamadığımız, sormaya zaman zaman korktuğumuz, bazen de sorulduğu anda cevabını bulan sorular var olmaya devam edecek ; yaşam devam ettiği sürece!

Zihinlerdeki soyut soru kavramının, somut olarak görselleştirilmesinden bu yana soru işareti; kendi başına ayakta durabilecek kadar güçlenmiştir çoğu zaman.

"Soru işaretinin kendisi"nin bulunduğu yer, bazen bizzat sorunun kendisi oluverir.


16 Eylül 2010 Perşembe

Bulutsuzluk / Eylül

Gökyüzünde hiç mavi yok bu akşam,
puslu gri ve bir pembe göğe yapışık olan.
Tıpkı kazınması gereken bir kir tabakası gibi!

Sadece martılar var dışarda;
ağlarlar mı gülerler mi belli değil sesleri
ve bir zeytin ağacı kocaman,
önümdeki binaları görmemi engelleyen.

Sizce yeter mi dalları, dünyanın her bir yerine barış götürmeye?

Martılarla uçup gitse dallardaki barış çiçekleri;
uzak diyarların
mavi, pembe, gri, beyaz, sarımtrak bulutlarına...

Doğar mı güneş yeniden karanlığın üzerine,
tekrar aydınlatır mı insanların gülümsemelerini?

bir gece ansızın / temmuz/ 2009 dayken


Yapılması gerekenler listesi
yapıldıların üstünde olacak
ömür sürdüğü sürece.

Yaşam karışık ve anlamlı,
bazen de anlamsız; yaşanası anlar, çelişkiler ve zorluklarla dolu.
Kimi zorluklar uçarken gökyüzünün köklerine,
kimileride saplı kalır toprağın en sert dişlerinde.

10 Eylül 2010 Cuma

kalabalıktan arınmak / eylül / Kilyos


Fotoğraf çekimi için şehrin yorulmuşluğundan uzak bir yer gerekliydi bana. Havanın kapalı olması beni kilyosa gitmekten alıkoyamadı. Deniz kıyısında yürümeden önce, ılık rüzgarın uzaklardan taşıdığı havayı ciğerlerime doldurdum. Üşümekle üşümemek arasında tereddüt etmesine izin vermediğim omuzlarıma, kareli gömleğimi yerleştirdim. Hava rüzgarlıydı nasıl olsa ve rüzgar güvenilmezdi. Rüzgar yalnızca bacaklarıma dolandı, saçlarımı okşadı . Dalgalar; ruhumu, umutlarımı...

Kilyos sahiline gelip havanın kapalı oluşundan etkilenmeden sıcacık denizin tadını çıkaran ötekiydim ben. Kumları ayaklarımın altından çekti dalgasıyla, içine aldı beni ve o sımsıcaktı. Korktum enginliğinde kaybolmaktan, kendime hakim olamamaktan, uzaklaşmaya çıkmaya çalıştım, çıkamadım. Tuttu beni güçlü kollarıyla, sardı bedenimi göndermedi hiç bir yere.

Uzun bir mücadele sonrası bol tutkulu bedeninden ayırdım kendimi , artık sadece ayaklarımın parmaklarıydı bana dokunabildiği tek yer.

Yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm. Arkama baktığımda, nerden geldiğimi göremez olana kadar yürüdüm.

Kalabalıktan arınmıs olanlar benim gibi uzaktaydılar. Nerden geldiklerini göremiyorlardı onlar da ama huzurluydular oldukları yerden, tıpkı benim gibi. Buradaki insanlar birbiriyle konusmamaya kararlı, kimse kimsenin kendi yalnızlığını bozmak istemiyor besbelli!

Belki de bu nedenle; yeni yetme bıyıkları pek alaycıydı bana tepeden bakan adamın.
Kaç yaşındasın ki sen! yirmi beş ol ya da otuz maksimum!
İri gözleri ve kaygılı kaşları vardı.
Bir süre sonra bana bakmaktan sıkılıp arındığı kalabalığa geri dönemeye karar verdi. Belki de korktu kendi yalnızlığından.

Kalabalığı hiç sevmem zaten ama, bende korktum o adam gibi kendi yalnızlığımdan,
geldiğimi artık göremediğim yere geri döndüm.

17 Ağustos 2010 Salı

bulutun onayı agustos istanbul


Sabah 7.30 uzun bir aradan sonra ailemi ziyarete giderken haremde rastladım düşüncelerimi onaylayan bu buluta. Aslında hikayenin başı bir önceki güne dayanmakta.
Hani bazen olmuyor dediğin zamanlar yeni kararlar aldırır insanlara hayatıyla ilgili.
Sürekli bişeylerin bu düşüncelerini onaylamasını bekler insanlar. Dün akşam içimdeki herşeyi yakın bir arkadaşıma döktükten sonra, hayatımla ilgili yeni kararlar almıştım. O gece kırılma noktalı gecelere bir yenisi daha eklendi anlayacağınız. Ertesi gün henüz daha yeni sabah olmuşken, yol boyunca düşünüp duracağımın farkındaydım. Gökyüzünde bulut yokken bir anda oluşamaya başlayan ve düşüncelerimi onayladıktan sonra aynı hızla yok olan tek bulut,

desteğin için binlerce teşekkürler sana.

3 Ağustos 2010 Salı

yeryüzüne sırtını dayamıs adam-İstanbul


Haraket eder etmez ter içinde kalmamanın imkansız olduğu bu günlerde, vapurda dışarıda oturmak uğruna, sıcak havaya rağmen son kez enerjimi toplayıp, yer kapma umuduyla koştururken daha da bir terledim. Sonra rüzgarın bütün bu yorgunluğu üfleyip üzerimden atmasını umdum.

Öyle de oldu...

Giderken,vapurun üzerime fışkırttığı sulara aldırmadan kitabımı okumaya devam ettim. Rüzgarla oynayan yeni yetme saçlarım, yüzüme bir heyecanla yapışıp, aynı heyecanla rüzgarın peşinden gidiyorlardı. Beş dakikanın sonunda bu rutine bağlayan oynaşmadan sıkılıp, kitabımı okumayı bıraktım. Manzaradan payıma düşeni seyredaldım.

İşte yeryüzüne sırtını dayamış adamla o anda karşılaştım. Güneşe açmış bahrını tek başına güneşleniyordu. Geniş omuzlu, yuvarlak kafalı, sivri burunlu bir adam. Hafif kel olduğunu seçebildim sadece;
yüzünü göremedim, o da bana bakmadı zaten.


sadece 2 dakikalığına geçip gittik birbirimizin hayatından..


1 Ağustos 2010 Pazar

yukarıdan bulutlara bakış ocak 2010 Almanya uçuşu



Almanya yolculuğu sırasında hayranlıkla izledim bulutların aldığı şekilleri 120 bulut ftografı arasından en sevdiğim üç kare...

zaman zaman pamuk sekeri kıvamında zaman zaman da kagıt gibi ince bulutlar:D

ates püsküren ejderha başı 2010 şubat nürnberg almanya



Yeni bir ülkede, yeni bir şehirde olmak her zaman heyecan verici oldu benim için.
Nürnberg yazın olduğu gibi kışın da sempatik bir şehir. Nürnberg kalesinden şehir karlar altındayken şehirin görüntüsünden bir detay.

Havanın gerçekten dondurucu derecede soğuk olmasından sıkılıp etrafa ateş püskürten kızgın bir ejderha....

kaplan başlı kartal 2009 Kırıkkale






Kırıkkale'den dönerken gün batımı büyüledi beni. Sonra bir bulut takıldı fotograf makineme.

Kaplan başlı bir kartal gökte kocaman pençelerini açmış, kocaman gökyüzünde yaşam savaşı veriyor. Gün batarken yok olma pahasına....

buluttan şekiller

Yıllar önceydi,
Marmara Depreminden çok önce ... Sıcaktı hava, bir çocuk için oldukça sıcak!
Her hafta sonu kasabaya gitmek benim için işkence oluyordu. Gitmek istemeyerek gittiğim yerden zoraki dönüşlerimle son buluyordu pazar günlerimiz.

Bahçedeki hamakta yatmak, erik ağacının dalında oturmak, akşamüstüleri ağaçların korumasından çıkıp göğe doğru uzanıp; bulutları şekillere benzetmek en büyük eğlencemdi. Hepsinin hakkında kafamdan hikayeler uydurup kendimce eğlenirdim.
Okulun, arabanın camından, balkondan, görebildiğim her yerden bulutları izler olmuştum.

Bir gecede unuttum bütün hikayelerimi, yepyeni bir başlangıç yaptım hayata.
Hayallerimi unuttum, arkadaşlarımı, eskiden yaptığım şeylerin çoğunu.

Büyüdükçe hatırlar oldum sonra, en hatırlanamaz sandıklarımı bile...
Bulutlar hakkında yeniden yazılar yazmaya başladım.
Fakat, bu kez kendime saklamıyorum hikayelerimi ve onları bir daha asla unutmamam için fotoğraflıyorum.

Bu blogu; çocukluğumda birşeylere benzettiğim tüm bulutlar ve onların hikayelerine adıyorum.

Burcu Günister